14 Ocak 2018 Pazar

Biyofili Biyofobi Nedir? İstanbul'un Biyofobik Tasarımları

Atalarımızın biyofilik tasarımı Topkapı ve bizim biyofobimiz
Bu ne garip bir terim Blogger Bolat biyofili de nedir? Dediğini duyar gibiyim. Biyofili: İnsanların hayvan, bitki, bitki örtüsü, su, doğa sesleri, mevsimsel değişiklikler gibi doğal uyaranlara doğuştan gelen bir yakınlık isteği şeklinde ifade edilen bir terimdir. Yani, insanın bu doğaya bağlı yaşama inancına biyofili deniyor. Biyofili, ilk olarak Amerikalı psikolog Edward Wilson tarafından ortaya konulan ve insanın bilinçaltındaki hayatını devam ettirmeye olan inancı azmi olarak açıklanan bir terimdir. Wilson bu kavramı Biophilia adlı eserinde kullanmıştır. Bekliyoruz bizim akademisyenlerimiz ne zaman dünyaya bir terim ya da kavram ihraç edecekler?

Bu terim dilimize biyofili veya biyofilya şeklinde geçmiştir. İngilizcesi "biophilic" olan bu terimin mimarideki karşılığı ise "biophilic desing"dır. Fotoğrafa bir bakın bizden 550 yıl önce atalarımızın en zengin zamanında yaptığı insan ruhuna ve doğaya uygun biyofilik tasarımlı binalar bütünü olan Topkapı Sarayı. Bir de arkada görmüş olduğunuz çöplüğe bakın bu da bizim bilgi çağındaki marifetimiz. Maalesef bunun da adı "biyofobi" yani insanın doğadan uzaklaşma hali!

İnsanın nankörleşip içinde yaşadığı doğayı öldürmesi biyofobi


Bugün nankörleşip diğer tüm yaşam sistemlerini mahvetset de içgüdüsel olarak bu yaşam sistemlerine sevgi ile derinden bağlıyız. Kimin evinde bir hayvan biblosu yok, kimin evinde bir doğa fotoğrafı yok! Kimin evinde çiçek yok! Böyle bir ev ölü evi gibidir. Biyofili kavramı henüz tam olarak anlaşılamamış ve yaygınlaşamamış olsa da mimarlık alanında dünyada çeşitli çalışmalarda biyofilik tasarımlar yaygınlaşmaya başlıyor. Türkiye sanayi çağına tam gaz gittiği için maalesef bu terimlere çok uzak. Dik dikebilirsen, yap yapabilirsen, sat satabildiğin kadar araziyi mantığında! Artık doğa ile bağlarımızı yeniden geliştirme vakti gelmedi mi?

10 Ocak 2018 Çarşamba

Profesyonel Telve Pro Türk KahvesininTruva Atısın

Türk Kahvesi Böyle Ayakta İçilir mi? Hayır Kesinlikle!
Türk toplumu olarak kahveyi Yemen'den aldık. Biz kahveyi belki Yemenlilerden öğrendik ama  onu kendi uslubumuz ile harmanlayarak "Türk kahvesi" adında yeni bir demleme ve içim şekli icat etmeyi de başardık. O gün bugündür Türk kahvesi dünya kültüründe önemli bir yer etti.

Türk kahvesi bir alışkanlıktır, Türk Kahvesi bir gelenektir. Türk kahvesi bir tiryaliktir. Türk kahvesi bir törendir, şölendir, seromonidir.Türk kahvesi milli kültürümüz içinde oluşturduğumuz önemli bir dünya standardıdır. Standarttır diyorum çünkü: Türk kahvesini karton bardakta içebilir misiniz? Hayır yavan olur! Türk kahvesini su bardağında içebilir misiniz? Hayır, görgüsüzlük olur! Türk kahvesini, kulplu fincanda içebilir misiniz? Türk kahvesini yolda yayıla yayıla yürürken içebilir misiniz? Hayır, kahve çekirdekleri çarpar sizi. O sıradan bir kahve değildir! Onu ancak zarif Türk kahvesi fincanında, oturarak keyifle içersiniz!

Türk kahvesi olmadan kız istenir mi?


Türk kahvesi olmasa "kehanet" müessesesi kalır mı? Türk kahvesi olmasa fütüristler ağlamaz mı? Türk kahvesi olmasa "falcılar" afallamaz mı? Türk kahvesi olmasa astrolojinin yıldızları sönmez mi? Türk kahvesi milli kültürümüze o kadar güzel yansımıştır ki onsuz kız istemek mümkün değildir. Onsuz muhabbetlerin tadı tuzu yoktur. O dostluğun nişanesi, hatırşinastlığın özlü sözüdür.

Savaş ve kıtlık yıllarında Türk kahvesi inovasyonu


31 Aralık 2017 Pazar

Ünlü Blogger'lar, Youtuber'lar, Instagramer'lar ve Altın Kelebek

Ünlü blog yazarları, bloggerlar, Youtuberlar, Instagramerlar

Emeksiz iletişim imkanı sosyal medyadaki seviyesizliği artırdı


Sosyal medya emeksiz iletişim nedeniyle seviyesizliği artırdı. Artık çocukların çok tanıdığı vloggerlar, Youtuberlar var. Çocuklar vakitlerinin çoğunu video izleyerek geçiriyorlar. Bir gün Bakırköy’de bir AVM'de oğlumla meşhur bir Youtuber’ın filmine gidecektik yaş sınırı nedeniyle giremedik sonra bu ünlü Youtuber’ı merak edip izleyince bana oğlumla o filmi izlettirmeyen sinema müdürüne teşekkür etmek istedim!

Blog yazmak, bloggerlar, vloggerlar, youtuberlar, Instagramer'lar ve zevzeklik


26 Aralık 2017 Salı

Blogger Bolat'ın 2018 Hayalleri

Topağacı/Nişantaşı 2017 giderken
2017 giderken aklıma takılanları yazayım istedim. Ben otorite kuşağının bireyiyim. Oğlum ise internetin hatta bilgisayar faresinin bile kalubeladan bu yana olduğunu var olduğunu sanıyor. Hiyerarşi  toplumunda yaşamanın tüm sıkıntılarını gördüm, yaşadım. 2018 yılında ülkem, insanlık, ve güzel İstanbul için harika bir gelecek olsun istiyorum. 


İstanbul'daki belediyelere 2018 tavsiyem festival yapmayın, inşaat dikmeyin!


2018'de belediyelere sesleniyorum kamu arazilerinde imar değişikliği yapmayın, kamu arazilerine inşaat diktirmeyin! Her püsürüğe festival demekten uzak durun! Festival kelimesinin o kadar içini boşaltıp, dejenere ettiniz ki sayenizde "festival" kusacağım!

12 Aralık 2017 Salı

Dimitri Kantemir'in 300 Yıl Sonra Gelen Ziyaretçisi



Kelleyi Kurtaran Dimitri Kantemir

İstanbul ilginçliklerle doludur. Geçen gün Fener Balat Sırtından Fatih'e doğru yürürken aklıma düştü.  Daha doğrusu yolumun üstünde buldum blog yazımı. Fener Rum Lisesi'ne doğru çıkarken Merdivenli Mektep Sokak'ın girişinde Dimitri Kantemir Müzesi'ni gördüm. Gerçi ziyaret etmek için vaktim olmadı ama bahçesini gezmiş oldum en azından. Konuyla ilgili ilginç bir hikâyeyi Hürriyet'te Ersin Kalkan yazmıştı ben de size aktarayım istedim.

Yıl 1995, Romanya Cumhurbaşkanı  ülkemizi ziyaret ederek, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den, İstanbul’un Fener semtinde bulunan Dimitri Kantemir sarayının restore edilerek müzeye dönüştürülmesini rica eder. Ve yıl 1996, UNESCO bu yılı Dimitri Kantemir Yılı ilan eder. 

Dönemin İstanbul Valisi, kültür işlerinden sorumlu yardımcısını yanına çağırıp çalışma yapmasını ister. Vali yardımcısı, ertesi gün, Dimitri Kantemir’in harabeye dönmüş sarayının kapısını çalar. O sırada sarayı Milli Emlak’tan kiralamış olan eski muhtar kapıyı açar. Vali yardımcısı, "Dimitri Bey’le görüşmek istemiştik, kendileri burada mı?" diye sorar. "Biraz geç kaldınız" der kiracı gülerek, "Yaklaşık üç yüzyıl önce prens saraydan ayrıldı..."

28 Kasım 2017 Salı

Küçük İstanbul Nerede?


İstanbul kim tarafından nasıl kuruldu?


İstanbul ile Göbeklitepe'nin ne alakası var?
Büyük İstanbul burada peki Küçük İstanbul nerede? Bir maddenin, bir şehrin büyüğü olmadan küçüğü de olmaz. Eskiler derki her şey zıddı ile kaimdir. Önce büyük İstanbul ile başlayalım. İstanbul’u İstanbul yapan Büyük Konstantin’dir. Romalılar içinde bizim de olduğumuz “barbar” olarak adlandırdıkları kavimlerin istilası nedeniyle ne Roma’nın ne Milan’ın imparatorluk için güvenli bir başkent olamayacağını biliyordu. Çünkü Roma imparatorluğun sınırları Avusturya’dan Kızıldeniz’e, İspanya’dan Kırım’a dek uzanıyordu. Ona son derece merkezi ve güvenli bir anakent lazımdı. Ve Büyük Konstantin 11 Mayıs 330 yılında Büyük Konstantin, şehirlerin kraliçesine taç giydirerek İstanbul’u, Roma’nın yeni başkenti olarak tüm dünyaya ilan etti. Artık doğunun ve batının kalbi burada atacaktı.

Ve 1453’te büyük İstanbul Türklerin şehri oldu.

Küçük İstanbul kim tarafından nasıl kuruldu?


5 Kasım 2017 Pazar

Daniel Defoe Türk Casusu mu? Robinson Crouse'da Cuma!


Kıbrıs Adası'nın Cuma'ları Kıbrıs Türkleri mi?

Robinson Crouse'un Yazarı Daniel Defoe Türk Casusu mu?
Hepimizin en sevdiği ya da adını en çok bildiğimiz romanlardan biri “Robinson Cruouse” dur. Issız bir ada cümlesi kurulduğunda aklımıza gelen çağrışımların başında o roman kahramanlarından “Robinson” ve “Cuma” gelir. Peki, neden Cuma? Neden istismar edilen ezilen, ezilen, öğretilen, medeni olmayan, yaban olan “Cuma” dır. Geçen gün Kıbrıs’a uçarken aklıma takıldı. Batılılar için yaban olan Kıbrıs Türkleri, adanın Cuma'ları olarak görülüyor. Bu nobran bakışı çok yaşıyoruz. Konuyu düşüneyim araştırayım dedim, ilginç şeyler buldum! Çok şaşıracaksınız.

Robinson Crouse adlı romanın yazarının adı Daniel Defoe’yu araştırınca karşıma çok ilginç bilgiler çıktı. Daniel Defoe çok maharetli bir insan, tüccar, siyasetçi, aktivist, gazeteci ve aslında bir casus! 

“Blogger Bolat casussa kimin casusu kardeşim? Sallama hemen öyle.” 

29 Ekim 2017 Pazar

Kokoreç: İstanbul’un Sokak Lezzetleri


İstanbul'un sokak lezzetleri kokoreç
Bu blog yazımızın konusu “kokoreç!”

Kokoreç mi? Ayyy iğraanç diyenler varsa hemen ayrılsın!


Başlangıçta belki burun kıvıranlar olsa da kokoreç zamanla alışacağınız ve seveceğiniz bir İstanbul lezzetidir. İstanbul lezzetidir diyorum çünkü Blogger Bolat insanı olarak İstanbul’a gelene kadar kokoreç yememiştim. Kokoreç bir Arnavut yemeğidir. Yunanistan’da yaşayan Arnavut kökenliler tarafından İstanbul’a getirilmiştir. Sakatat seven biri olarak kokoreç’i de çok sevdim.

Kokoreç Kelimesinin Kökeni Etimolojisi


Değerli dostlar “Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne baktım. Kokoreç için Rumca kökenli: ‘Şişe sarılarak kor ateşte kızartılan, kuzu bağırsağından yiyecek’ diye yazıyor Blogger Bolat buna ne diyeceksin?” Derseniz bence yanlış derim, kokoreç Arnavut yemeğidir ve Arnavutça’dır. Blogger Bolat insanı Bayrampaşa'nın medarı iftiharı isli et ve kokoreç'e bayılır!

Peki, Arnavutça’da Kokoreç ne anlama gelir?


24 Ekim 2017 Salı

İstanbul Silüeti ve Çöpten İstanbul Mimarisi


“İstanbul’a çok yanlış yaptık”


Küçükçekmece Gölü Çarpık Kentleşme
Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan, İstanbul Küçükçekmece ilçesinde konuştu “İstanbul’a çok yanlış yaptık”dedi. Dedi de ne oldu? Yapanın yanına kar kaldı. Sayın Cumhurbaşkanı tüm bunları Büyükşehir Belediyesi Başkanvekili Göksel Gümüşdağ’ın anne ve babasının adına Küçükçekmece’de yaptırılan Fethiye-Hasan Gümüşdağ Camii’nin açılışını gerçekleştirdi.

Küçükçekmece gölünün kenarına yapılan  o ucube binaları görmüşsünüzdür! İnsanın ağlayası geliyor! 


Küçükçekmece  gölü dünyanın sayılı lagünlerin biriyken yasaları hiçe sayan, çarpık yapılaşmanın, çevreye duyarsızlığın en önemli örneği olmaya aday! Küçükçemece gölü resmen "öldü" ve İstanbul için bir su havzası olmaktan çıkarıldı. Şehrin ortasındaki tatlı suyu kullanamayan, kullanmadığımız gibi onu berbat hale getirmeye devam eden yerel yönetimlere sahibiz! Çok önemli bir arkeolojik alan olan Küçükçekmece gölünün etrafını betona boğarak İstanbul’u ucubeye çevirenler şehir planlaması, estetik ve sanat duygusundan yoksun olmalı! Yazık değil mi İstanbul’a? Yerel yönetimlerin bir grup insana para kazandırmak gibi bir görevi mi var?