16 Ocak 2013 Çarşamba

Bir Fransızın berbat İstanbul hatırası!


eski istanbul fotoğrafı

Yabancı seyyahların İstanbul ziyareti


Chateaubriand’ın Paris İstanbul Kudüs adlı seyahatnamesini okuduğumu yazmış Manisa Kırkağaç’a kadar Mösyö Chateaubriand efendi ile gelmiş hatta mis kokulu kavunu adeta onunla birlikte yemiştik. Bunu için “Chateaubriand Kırkağaç kavunu yerse!” Başlıklı postumuza bakabilirsiniz.

Hatırlarsanız seyyah Chateaubriand  İstanbul’a doğru gidiyordu. Şimdi gelin, bu adam üşümesin şu kışta kıyamette onu çok sevdiğimiz Estambul’a getirelim. Biz İstanbullu seviyoruz ama Chateaubriand efendi İstanbul’u sevmiyor! Hemen kızmayın sadece bizi değil kendisine göre zavallı olan Rumları ve Yunanlıları da sevmediği aşikâr!

Atina’da kendisine salçalı koyun eti, çam kozalağında mayalanmış kırmızı şarap ve tavuk eti ve tatlı niyetine de Hymettos dağı balı ikram eden Yunanlı’nın yemeğini yerken “ yemek yarı alaturka yarı alafranga, şarap çam kozalağında mayalanmış kırmızı içimi çok zor, oysa sonraları Anadolu Bergama yakınlarında yediğim bal bembeyaz ve çok hoştu, çünkü keten tohumu çiçeklerindendi…” diyor.

Neyse, kendisi o zamanlar Osmanlı’ya ait olan Modon Adasına geliyor bizimkiler kendisini İtalyanca “ben venuti” diye karşılıyorlar, yanına bir yeniçeri ve bir tercüman verip eline de bir ferman tutuşturarak  Mora, Girit,  gibi adaları rahatça geçmesini sağlıyorlar sonra Atina’ya varıyor. Oradanda Çeşme kıyılarından İzmir Karaburun’da Anadolu topraklarına çıkıyor. Sonra kendisi Truva’yı görmek istiyor ama rehber madik atıyor derken Menemen, Kırkağaç, Susurluk, Bergama, Soma üzerinden ver elini Marmara kıyılarındaki Mihaliççik sonra oradan tuttuğu bir kayıkla İstanbul devam ediyor.

Chateaubriand İstanbul’da 


Chateaubriand’ın kiraladığı kayık Yedikule Hisarını geçip Sarayburnu’nda Chateaubriand İstanbul’a çıkarıyor. Gelin bundan sonrasını onun ağzından dinleyelim:

“ … Saat sekiz bir kayık bordamıza yaklaştı. İstanbul’un Asya kıyısı sisler içinde… Bu buğu içinde gördüğüm servilerle minareler, yaprakları dökülmüş bir ormanı hatırlatıyor… Kendimi birden müminler sultanının sarayının önünde buldum… Karşımda güleç tepeler arasında şirin bir nehir gibi İstanbul Boğazı kıvrılıyordu… Vapurlar, yelkenliler gelip geçiyor. Karşımda Galata basamak basamak duruyor… İstanbul’a dünyanın en güzel şehri diyenler hiç de abartmıyorlar…” (Şimdi bu altı çizili ve sarı renkli alanı aklında tut lütfen)

“Galataya yanaştık, karaya çıkar çıkmaz(köprü yok o zaman) etrafta bir sürü hamal. Kalabalık içinde kadınlar yok denecek kadar az… Başıboş dolaşan köpekler, terlikle gezen insanlar… Ne çekiç sesi, ne çan sesi, şehirde sürekli bir sessizlik var…”

Chateaubriand’ın dikkatini en çok şehir içinde bulunan ve duvarı olmayan mezarlıklar çeker. Ve bunun için derki “ Sanki Türkler bu şehre yalnız alışveriş etmek ve ölmek için gelmişler gibi bir pazardan bir mezarlığa girersiniz. Sokağın orta yerinde İstanbul mezarlıkları servi ormanı gibi…”

Gözlerinize hiçbir sevinç belirtisi, hiçbir mutluluk belirtisi çarpmaz. Karşınızda gördüğünüz bir ulus, bir ulus değil; hocanın güttüğü, yeniçerinin boğazladığı bir sürüdür… Hapishanelerin, zindanların ortasında köleliğin kapitöl’ü olan bir saray yükselir…”

Chateaubriand’ın İstanbul hatıralarında onu çok iyi ağırlayan Fransız Konsolosluğuna döşediği yağlama yıkama cümlelerini görürüz. Elçilik bütün yemekleri elçilikte yemesini istemiştir. Kendisi Kudüs'e Hristiyan hacıları götüren gemiye bindikten sonra da şunları yazar:

“İstanbul’dan ayrıldığıma pek sevindim. İnsanın içindeyken yaşadığı duygular, şehrin güzelliğini bozuyor. Bir zamanlar bu şehirde Bizans İmparatoru Rumların oturduğunu, bugünse şehrin Türklerin elinde olduğunu düşününce, milletlerle yerler arasındaki bu karışıklıklardan irkiliyorum…”

“İstanbul’da kalmak beni sıkıyordu. Ben erdemlerle, sanatlarla süslü olamayan yerleri görmeyi sevmem. Bu Phokas’lar, Bayazıtlar yurdunda ise ne erdem gördüm ne sanat.. Saat dörtte demir aldık, kuzey rüzgarına yelken açtık, gemimizin serenlerinde dalgalanan haçın sancağı altında kutsal Kudüs’e doğru yollandık.”

Chateaubriand’a kızmayalım, yediği onca tavuklu pilav, etli yemekler, içtiği Türk kahveleri, yediği mis kokulu kavunlar,  Susurlukta içtiği ayranlar helal olsun! Kendisine koruma olarak verilen yeniçeri, kılavuzlar, berat bunları geçelim. Sonuçta insanız ve hepimiz önyargılara sahibiz. Acaba biz tersten böyle bir yolculuğa çıksak ne kadar adil yazabilirdik.

Yine de bu toprakları başka bir gözden tanımak güzeldi. Mercii Chateaubriand.

Phokas Kimdir?



Not: Her şeyi anladım da bu Phokas kelimesi nedir Bolat? Phokas, Bizans İmparatorluğunda bir ast subay iken ayaklanma çıkartıp Bizans Kralı Mavrikos’u oğullarının gözü önünde öldürten zalim kraldır. Burada Chateaubriand II. Beyazıtla, Phokas’ı birlikte anarak Cem Sultan olayından dolayı ona da “zalimsin Beyazıt” demek istiyor.