27 Ağustos 2013 Salı

Blogger'lar dünyayı değiştirebilir mi?

Bloggerlar Bloglar Estambul
Blog dünyasında çok emeği olan, sosyal medya ile ilgili çalışmalarını önemli gördüğüm dayatmalarda kayboluş  
ile söyleşi yaptık. Kendisi Dayatmalara isyan bayrağını çekmiş bir bloggerdır. Bu yazıyı Model'in şu şarkısı eşliğinde okumanızı öneriyorum.

Bize kendinden bahsedebilir misin?

Ben; bir yanardağım, denizim, rüzgarım, yağmurum, depremim, tusunamiyim.. tencereyim, tavayım, havayım, toprağım….kısacası doğanın tüm özelliklerini içinde barındıran ve sürekli bir devinimim bir zerresiyim.. özünde hiçbir diğer parçasından yok farkım…

“beyin” denilen o yumuşak doku nedeniyle kendini doğadan ve kendi türünden üstün sanmak gibi sanrılar içerisinde kaybolmuş yaratıklardan sadece bir tanesi olduğum için; ben “sen”im, “o”yum, kötüyüm, iyiyim, başarılıyım, başarısızım, zenginim, fakirim, güçlüyüm, zavallıyım, hainim, güvenilenim, güzelim, çirkinim, cahilim, bilgeyim…

senin “beyin” denilen doku hücrelerinin kaç tanesinin aktif olduğuna, ve kaç hücre kasının hangi oranda gelişmişliğine bağlı olarak, kendini  “var” kabul ettiğin noktaya göre, ne olduğum ve nerede durduğum değişen bir laga-lugayım

şimdi ben kendimden bahsedersem, sadece kendi aynamda ne gördüğüme göre bahsedebilirimsenin aynanda aynı görüntü olmayacak… her ne kadar  CV lerde, beyannamelerde, kontratlarda, anayasalarda yazılan türden kategorizasyonlarla ortak algılamalar oluşturuyor gibi görünsek de gerçekte algılamalarımız hep farklı olacak çünkü her birimizin aynasında görünen yansıma  farklı.…

yine de kendimden bahsetmemi bekliyorsan… benim aynamdan ne göründüğünü anlamaya çabalıyorsan... bir strateji oyunu içerisinde varlığının nedenini ve  oyuna etkisini asla bilemeden kullanım süresinin sona ereceğinin farkında olmasına rağmen sorgulamaktan hiç vazgeçmeyen bir unsurum….

Blog dünyası ile çok ilgilisin, neden?

Dijital  dünyanın kullanımının yaygınlaşması ile “okul” denilen “beyin formatlama” oluşumlarının etkinliği kalkmaya başladı… çünkü klavyede dolaşan parmakların birkaç dokunuşuyla her tür bilgiye ulaşılmaya başlandı… dolayısı ile hükümranların kutsallıkları, mevcut kast ve kontrol sistemleri de anlamsızlaşmaya başladı

“gerçek dünya” denilen ortamda, “kapıcın çocuğu” olduğu veya  “Harvard” çocuğu olduğu için “kendi” olmasına, “kendi hayallerini” yaşamasına  izin verilmeyen bireyler “blog dünyasında” hep gizledikleri, öteledikleri  “gerçek” kişilikleri, hayalleri, yetenekleri ile tanışmaya başladılar…

Blogger olarak yarattıkları kimliklerinden kurtulmak için bir tek parmak hareketi ile “delete” tuşuna basıp o kimliği siliveriyorlar

İçinde “dün” baskısı taşıyan “ön şartlar ile sınırlanmış hata yapma özgürlüğü olmayan “tek bir yeni şans”  yerine, her hatada/ her mutsuzlukta sil baştan yapabildikleri bir dünyaları var…bu sayede kişiliklerini ve yeteneklerini  daha hızlı geliştiriyorlar.. dayatılanlar arasında ezilmeden…

Doğduğu ortamın algılamalarına asma kilitlerle hapsedilmiş olan, düzene “köle” ve “tüketici” olarak sağladığı faydalar dışında  “yok” sayılan  insanlar…  blog yayınları ile; varlıklarını ilan etmenin ötesinde sistemin yarattığı “dokunulmazlara karşı “rekabet” ve  “meydan okuyuş” sergiliyorlar….. artık onlar da  meşhur olabiliyorlar… onları da birileri tanıyor… onların da hayranları oluşuyor… onlar da fikirleri, yaşamları, bilgileri, sesleri, görüntüleri, kelimeleri…. İle birlierini etkiliyorlar…dolayısı ile onlar da kendilerini “önemli” hissediyorlar

Yepyeni bir çağın çok başı….

Şimdilik,  büyük çoğunluk  sadece oturdukları yerden… kendilerini  çok yormadan…  daha fazla bilgi sahibi olmaya gerek duymadan bile bunu yapabiliyorlar, ancak  global etkileşim ve insanın doğasındaki rekabet nedeniyle kendileri farkına bile varmazken bilgi seviyeleri yükseliyor, özgüvenleri gelişiyor…  bu arada dijital dünyada yaşamaya başlayan bireylerin ve kurumların sayısı da hızla artıyor… kısa denilebilecek bir süreç içerisinde  dijital ortamda, bugün kendisini önemli hisseden %99,999999999….  için “var olmak “ile “varlığını devam ettirmek ” arasındaki ince çizgi algılamaları uçurumlara dönüşmüş olacak… aynen “gerçek” denilen dünyada olduğu gibi…

Ama büyük bir farkla: bugüne kadarki farklılıkların (zengin-fakir,  Harvard’lı- Çemişgezekli, Avrupalı-Afrikalı, Patron-İşçi, Kadın-Erkek, Güzel-Çirkin, Başı Kapalı-Başı Açık…v.b.)  yerlerini, parmak uçlarındaki  bilgiyi analiz edebilme  ve düşünebilme yeteneklerine  dayalı yeni farklılıklara/kastlara bırakacakları yepyeni bir  global  algılama denkliklerinin oluşturulduğu dünyaya doğru geçilmiş olacak….

Global aydınlığın ve global karanlığın iç içe girdiği ayrıştırmasının gittikçe zorlaştığı bir yaşam biçimine…  

İster klavyenin ardında.. ister ekranın önünde.. ister unutulmuş bir köşede… insan doğasında “bencillik” ve “hükümranlık” özlemi var… genlerine yerleşmiş… dolayısı ile bu yeni yapılanmada da etkin olacaklar….ama  global aydınlıkları, huzuru ve güveni destekleyen beyinlerin egemenliği mi.. yoksa ilerlemiş teknoloji ve bilgi sayesinde deri altına yerleştirilmiş chipler ile toplumları robotlaştırarak köle olarak kullanmaktan zevk alacak beyinlerin egemenliğinde mi ???

Bu başlangıç noktasında, bloglar, çok yakın geleceğin   “sosyal  insan yaşamı”nın biçimlenmesinde  “en etkin”  temel taşlarını atıyorlar…  %99.99999999999999…. u da bunun farkında bile değil… sadece kendisiyle tanışma ve kendi varlığını kabul ettirme kaygısında şu an…


Bizim Bloglar Mahallesi 

BBM ile uğraşmamın sebebi de bu değişime ayak uydurabilmek için, ticari kaygılardan uzak,  “insanlık” olgusunun ön planda tutulduğu, paylaşım ve  dayanışmanın olduğu platformların oluşmasını arzu ediyor olmam…


İstanbul deyince aklına gelenleri 5 cümlede yaz desem, ne yazmak isterdin?


Emin misin 5 cümle istediğinden…? Sanırım senin blogunun en uzun yayını bu röportaj olacakL

Doğa ve tarihi güzelliklerinin talan edilmesine rağmen halen güzel bir şehir.
Hırçın İstanbul Boğazının deniz kokusunu yükleyerek kalabalığın çöp kokularını bastırdığı bir şehir. Hiç tükenmeyen bir kalabalık dinamizmi ile yoran bir şehir..
Umut kelebeklerinin, umutsuzluk sinekleri ile beraber her an etrafta dolaştığı bir şehir…
Benim aşık olduğum şehrim (nokta) 

Senin İstanbul’un nerelerdir, neden?

Boğaz:. Bana iyi geliyor vapurla boğazda dolaşmak…
Beyoğlu, Sultanahmet, Beyazıt, Fındıkzade, Kocamustafapaşa:  dün ve bugünün iç içe geçmişliği…
Tarabya, Şişli, Teşvikiye, Çengelköy, Caddebostan, Kalamış ve Moda: Huzur ve  halen özgün  havalarını koruyor olmaları..
Ve Kavaklar… keyifli balık yemekleri ile bezenmiş sofra sohbetleri…
Aslında boğaz ve etrafı demem gerek galiba… diyeyim ve burada bitireyim…

Senin için İstanbul’u hangi renkler ifade eder?

Gökkuşağı…. Tek başına bir renk asla benim İstanbul’umu ifade etmeye yetmez

İçinden İstanbul geçen sevdiğin bir şarkı var mı?

AdaSahilleri en çok  da Hamiyet Yücess’ten dinlemeyi
Bir VarmışBir Yokmuş – Fecri Ebcioğlu
İstanbul’unKızları – fecri Ebcioğlu (Dario Moreno söylerken)
Bekle Biziİstanbul – Edip Akbayram
ÇerağanVakti -  Modern Folk Üçlüsü
Aslında çok daha fazla ama şu anda aklıma gelenler bunlar… İstanbul üzerine o kadar çok ve güzel şarkılar yazılmış ki…

İzin verirsen burada bitireyim yoksa  arkası yarın serileri gibi yayınlayacak ve bizi seni güzel yayınlarından mahrum edeceksiz…

Sana  blog dünyasına katkıların,  BBM’ye verdiğin destek ama hepsinden önemlisi “insan” olduğun için teşekkür ediyorum…